Modern Gıda Sistemlerine Bir Eleştiri Olarak Veganlık ve Vejetaryenlik

Vegan çevrelerde oldukça tanınan Carol Adams’ın ünlü çalışması, Sexual Politics of Meat, et yemekle erkek egemenliği arasında şiddet üzerinden bağ kurar (1). Adams’a göre, et yemek için gerekli olan şiddet, aynı zamanda toplumdaki kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen en temel kuvvetlerden biridir. Kadının siyasi, ekonomik, kültürel hatta cinsel olarak baskılanması ve itaat eden durumuna düşürülmesi işte bu şiddetin ürünüdür. Erkek, iktidar sahibi (yani erk) olandır ve iktidarını, en temel seviyede, kadına ‘bakarak’ kurar. Bakışa karşılık vermek ya bastırılması gereken bir başkaldırı ya da bir davet olarak algılanır. Bakış, dokunuşa dönüşür. Şiddetle mayalanır. Kadın, erkeğin elinde, aynı kıyma olan bir kuzu gibi, nesneleşir. ‘Bakan’ erkek artık kadına her arzu ettiğini yapabilir. Şiddetinin sınırı olmadığı gibi, şiddetle bütünleşmiş, sadece şiddetle dışa vurulabilmiş arzularının da sınırı yoktur. İştah ancak nesneleşen kadın tarafından doyurulunca erk(ek) durabilir.  

Adams’ın savlarının ne kadar sağlam ve genelgeçer olduğu tabii ki tartışılır. Doğrusu ben Adams’ın çalışmasını pek tutarlı ve bütüncül bulmuyorum. Lakin, çalışmasında ortaya koyduğu absent referrent kavramının oldukça önemli ve irdelemeye değer olduğu kanısındayım. Adams’a göre, et yemek için gerekli olan şiddet toplumda sıklıkla zımni bir biçimde var olur. Mesela, yemek yerken koyun veya kuzudan ziyade kuşbaşı, kıyma veya biftekten bahsederiz. Böylece, koyunu kuşbaşı haline getirmek için gerekli olan katliam ve parçalama, düşüncelerimizin dışına çıkmış, normalleşmiş, bizi rahatsız etmez hale gelmiş olur. Veganlık ve vejetaryenlik işte tam da buna başkaldırır. Et yememek, hayvansal ürünleri reddetmek, şiddetin bu görünmezliğini görünür hale getirmek, iktidara karşı gerçekleri söylemektir. Adams’a göre pirinç yiyenin et yiyenden üstünlüğü, başka hiçbir şeyden değilse bile, bundandır.    

Fotoğraf: Armando Ascorve Morales

Fotoğraf: Armando Ascorve Morales

Topluma karşı et ve/veya hayvansal ürünlerİ yemeYİ reddederek yerleştİrİlmeye çalışılan bİreysellİk, 19. yüzyıl lİberal düşüncesİndekİ ‘özgür bİrey’ ve ‘özgür bİreyİn hakları’ anlayışlarıyla aslında oldukça uyumlu.

Özellikle Batı’da veganlık ve vejetaryenliğin aktif bir direnişçi geçmişi var; çevreci ve feminist hareketlerle yoğrularak gelişip yaygınlaşmış. Kadınlar, et ve hayvansal ürünler yemeyi reddederek bireyselliklerini tekrar kazanmaya, toplumun onları itelediği itaatkâr role direnmeye çalışıyorlar. Kimi zaman bu ret yemekten öteye giderek eti işlemeyi ve pişirmeye de kapsıyor veya daha seçici olarak, sadece bazı etlere veya bazı hayvansal ürünlere yönelik olabiliyor. Carolyn Walker Bynum, yemek yemeyi reddeden veya uzun oruçlar tutan orta çağ azizeleri üzerine yaptığı çalışmasında, bu tip seçici retlerin, istemeyerek evlendirilmelere, ev işi yapmaya mahkûm edilmeye, evdeki erkeklere yemek pişirmeye veya yemek taşımaya zorlanmaya karşı geliştirilen taktikler arasında olduğunu, kimi zaman cinsel ilişkiyi retle beraber de gelebildiğini söylüyor mesela (2).

Topluma karşı et ve/veya hayvansal ürünleri yemeyi reddederek yerleştirilmeye çalışılan bireysellik, 19. yüzyıl liberal düşüncesindeki ‘özgür birey’ ve ‘özgür bireyin (korunması gereken) hakları’ anlayışlarıyla aslında oldukça uyumlu. Bu anlayışa göre toplum dayatmalarına karşı birey ve bireyin hak ve özgürlükleri aktif olarak korunmalı. Eğer birey et yemek istemiyorsa veya herhangi bir hayvansal ürünü işlemeyi, pişirmeyi ve yemeyi reddediyorsa, bu bireyin reşit tercihi olarak kabul edilmeli ve saygı gösterilmeli. Tabii bu tercihlerin, topluma ve toplum yararına ters düşmemesi gerekiyor. Ancak bu şartlarda bireylerin bireyselliklerini tesis etmeleri kabul edilebilir; kararlarına – ne kadar reşit olurlarsa olsunlar – müsamaha gösterilebilir. Nitekim, orta çağda da modern dönemde de vegan, vejetaryen veya ölüm orucu tutan birçok bireye karşı en sık duyabileceğiniz itiraz tam da buradan yükseliyor: Yemek yemeyi, eti ve/veya hayvansal gıdayı yemeyerek toplum düzenine aykırı davranıyorlar ve kendi bedenleri üzerinde kendi otoritelerinin bütünlüğünü yineleyerek (veya yinelemeye çalışarak) devletin ve toplumun otoritesini reddediyorlar. Siyasi tutuklu birçok suffragistin hapiste yemek yemeyi reddetmeleri üzerine ağızlıklarla zorla beslenmeye çalışılmaları devletin otoritesini tekrar icra etme çabası (3). 

Bu noktada ilginç bir çelişki de yatıyor aslında: Et ve/veya hayvansal ürünler yemeyi reddetmek, bireyin bireyselliğini yinelemesi ve toplum otoritesine kafa tutması anlamına geliyorsa eğer, et ve hayvansal ürünler tüketmek de toplumsal kaide sayılıyor demektir. Bu bir yandan Carol Adams’ın savlarını doğruluyor. Ama aynı zamanda problemli varsayımları da içeriyor. En barizinden başlayayım: Et yemenin ve/veya hayvansal ürünler tüketmenin toplumsal bir kaide olması her toplum için geçerli değil. Mesela Hindistan’da, Güneydoğu ve Doğu Asya’da birçok grup dini nedenlerle hayvansal ürünlerden uzak dururlar. Hindular için kutsal sayılan inek ve yemesi günah olan inek eti bir yana birçok dindar Budist tamamen vejetaryendir. Jainlerinse seçici vejetaryen olduğu söylenebilir: Hayvansal ürünlerin yanısıra, kök bitkilerini de tüketmezler; güneş battıktan sonra yemek yemezler. İşte diyet farklılıklarındaki bu bereketlilik, et yemenin, hayvansal ürün tüketmenin evrensel bir toplumsal kaide olmadığının göstergesidir (4).    

Fotoğraf: Robert Bye

Fotoğraf: Robert Bye

İkinci varsayım, et yemenin – ve/veya yiyebilmenin (yani bunun için gereken gelire sahip olmanın) – bir hak mı yoksa bir imtiyaz mı olduğu noktasında. Şu bir gerçek ki et yemenin hak veya imtiyazlığı tartışması, et yemeyi reddetmek ve bu ret üzerinden benliği yinelemek gibi, etin kolay bulunabilirliğine, erişilebilirliğine dayanıyor. Diğer bir deyişle, zaten eti düzenli sıklıkla bulabilen, alabilen, tüketebilen bireyler için eti reddetmek politik bir duruş. Eğer mutfaktan içeri giren et, tereyağı ve yumurta yoksa, tercihi vejetaryenlik bir anlamda zorunlu vejetaryenliğe, hatta belki veganlığa dönüşüyor. Mercimek, protein değeri yüksek olduğu için et yerine tüketilen bir gıda olmaktan çıkıp, fiyatı nedeniyle zorunlu tüketilen bir temel yiyecek maddesi oluveriyor. Tabii bu durumda da vejetaryenlik ve veganlığın siyasi bir duruş olduğunu söylemek de güçleşiyor. Daha ziyade bir sonuç – hatta bazıları için düzenli devam eden bir durum – olarak tanımlamak belki de daha doğru. Nitekim bu konuyla ilgili örnekler ve çalışmalar bunu teyit eder nitelikte: 19. Yüzyıl İngiltere’sinde işçi sınıfı ailelerinde eve alınan et, ağırlıklı olarak pazar günleri, kilise ziyaretinden sonra evin erkeği tarafından tüketiliyor. Erkek çocuklar da bazen etten pay alabilirken kız çocuklar ve evin annesi (hamile olsa dahi) genellikle ekmek, süt (eğer varsa), reçel (eğer paraları yetiyorsa) ve bol şekerli çaya tabiler (5). Aynı dönem Fransız, İrlandalı ve İtalyan köylüler de potansiyel kıyma ve kuşbaşıyla yan yana yaşasalar da ağırlıklı olarak vejetaryen besleniyorlar. Avlanan balık, tavşan ve kuşlar dışında et tüketebilmek için genelde büyük toprak sahibi (lord) olmak gerekiyor. Fiyatı daha uygun, saklama süresi de daha uzun olan konserve etler savaş gayretiyle yaygınlaşana kadar devrimci işçiler bile ete kolay kolay ulaşamıyorlar Rusya’da (6). Yani kısacası, et yemeyi redederek bireyselliğini toplumsala karşı yineleme, aslında et yemenin – hayvansal ürünleri rahat tüketebilmenin mümkün olduğu peti burjuva ve burjuva sınıflar için geçerli. O nedenle et yemeyi toplumsal kaide olarak görmek bile güç.

James McWilliams, kurumsal gıda endüstrİsİnİn en büyük korkusunun “yerel, sürdürülebİlİr ve etİk şartlarda yetİştİrİlmİş hayvansal ürünlerİn tüketİmİnİn yaygınlaşması değİl”, “İnsanların hayvansal ürünlerİ tüketmekten vazgeçmesİ” olduğunu söylüyor.

Fotoğraf: Andrej Lišakov

Fotoğraf: Andrej Lišakov

Gene de yapılan araştırmalar, artan şehirleşmeyle beraber et tüketiminin de arttığını, bunun da şehirleşme hızı daha yüksek olan gelişmekte olan ülkelerde daha çok olduğunu gösteriyor. Öyleyse eskiden olmasa bile, bugün, et yemenin, hayvansal gıda tüketmenin yavaş yavaş (ya da ülkeye göre belki ivedilikle) toplumsal kaide haline geldiğini söyleyebiliriz. O zaman, yukarıda değindiğim son set soruyu burada tekrarlamak istiyorum: Et yemek bir hak mıdır yoksa bir imtiyaz mı? Eğer haksa, devlet, vatandaşına et sağlamak için gerekli kaynağı ayırmalı, hayvancılık, yem ve hayvansal ürün sektörlerine yatırım yapmalı, eğer yatırımı kendi yapmıyorsa özel teşebbüslerle anlaşarak vatandaşına et ulaştırmalıdır. Tabii bu durumda devletin harcamaları ve ekonomiye müdahalesi ciddi olarak artacaktır. Yok eğer imtiyazsa, o zaman, ülkedeki et fiyatları ve arzı piyasa dinamiklerince oynayabilir. Devlet bunlara müdahale etmez; eti sadece ulaşabilenler yer, ulaşamayanlar da zorunlu vejetaryenlikle hayatlarına devam ederler. Tarihsel olarak her iki uygulamaya da örnekler bulmak mümkün. Osmanlı’nın mesela İstanbul’a et tedarik etmek için ihtimamlı bir tedarik zinciri kurduğu biliniyor (7). Avrupalı köylülerin ve işçilerin zorunlu vejetaryenliğinden de yukarı da bahsettim. Bugünse devletlerin çoğu iki uygulama arasında bir yerlerde. ‘Et tedariği’ çoğunlukla özel teşebbüslere bırakılmış; bununla beraber fiyatların ve arzın çok düşmesi veya çok yükselmesi gibi özel teşebbüsleri zora düşürücü durumlarda devletler müdahaleden kaçınmıyorlar. Gümrük vergileri iniveriyor mesela ve Arjantin’den etler ucuza Amerikan piyasasına akıyor. Yahut yapılan ticaret anlaşmaları uyarınca ABD’li yatırımcılar, çok daha uygun koşullarda (düşük vergiler, ucuz işgücü, rahat çevre koruma yasaları) Güney ve Orta Amerika ülkelerine ‘yatırım’ yapıyorlar. Kurulan entegre et tesislerinde üretilen etler, çevre kirliliğini ve yüksek iş kazası oranlarını bu ülkelerde bırakıp etleri ve kârları ABD’ye geri aktarıyorlar. Böylece hem kârlar (ve özel teşebbüsler) korunuyor, hem de ABD halkı – ucuza- et yiyebiliyor. Dahası, et yemek bir hak sayılmasa da bir imtiyaz da olmamış oluyor. İşte tam da bu nedenle vegan diyetin faydalarını sıraladığı The Atlantic’deki The Evidence for a Vegan Diet adlı yazısında tarihçi James McWilliams, kurumsal gıda endüstrisinin en büyük korkusunun “yerel, sürdürülebilir ve etik şartlarda yetiştirilmiş hayvansal ürünlerin tüketiminin yaygınlaşması değil”, “insanların hayvansal ürünleri tüketmekten vazgeçmesi” olduğunu söylüyor (8). Yani, McWilliams’a göre, endüstriyel tarım ve hayvancılığın sonunu hazırlayacak, işte bu yüzden de endüstriyel tarım şirketleri patronlarının gece uykusunu kaçıran veganism. 

Fotoğraf: Benjamin Yang

Fotoğraf: Benjamin Yang

Etİnden derİsİne hayvanların sömürülmemesİnİ savunurken, İnsanların daha da sömürülmesİne göz yumuyoruz. Kısacası, mezbahaları kapatmaya çalışırken, tarım İşçİsİnİn okka altına gİdİşİne ses çıkarmıyor, bugün dünya gıda sİstemlerİnİ ayakta tutan toplumun görünmezlerİnİ sahİplenmİyoruz. 

Yazıyı bitirirken, McWilliams’ın savlarının Adams’ınkinden çok daha tutarlı olmalarına rağmen gene de pek ikna edici bulmadığımı belirteyim. Bunun en temel nedeni hem McWilliams’ın hem de Adams’ın gıda sistemlerinin sorunlarını yeterince derinlemesine düşünmemeleri; daha önemlisi, tespit ettikleri sorunları da – sistemin diğer tüm sorunları gibi- tüketicinin tercihleriyle çözülebilecek meselelermiş gibi kurgulamaları. Oysa, kaçımız gerçekten yediğimiz yiyeceklerin, özellikle de işlenmiş gıdalardan bahsediyorum, içeriğini kontrol edebiliyoruz? Hayvanlara etik davranılmadığı için hayvansal ürün tüketmemeyi anlıyorum; ancak, jelibon yememek bu sorunu çözecek mi gerçekten? Dahası, eğer jelibonun içindeki jelatin yerine bitki bazlı bir alternatif kullanıldığında bu gıda sistemlerindeki sorunların çözülmesi namına ciddi bir adım mı sayılmalı? Peki bu bitki bazlı alternatifin yetiştirilmesinin, toplanmasının ve işlenmesinin – kısacası üretiminin – içerdiği çelişkiler? Mesela, McWilliams’ın sıkça gittiği Texas, Austin’deki Casa de Luz adlı vegan kantinde bol bol tüketildiğine emin olduğum yaprak lahana (kale), domates, envai çeşit turp hangi şartlarda üretiliyor? Bu sebze ve meyvelerin üretildiği tarlalarda çalışan işçiler ne kadar maaş alıyorlar? Sosyal güvenceleri, insanca yaşayabilecekleri evleri barkları var mı? İşleri devamlı mı yoksa sezonluk mu? Çocukları okula gidiyor mu? Sağlık hizmetlerine, temiz ve kaliteli gıdaya ulaşabiliyorlar mı? Nitekim, birçok veganın gönül rahatlığıyla tükettiği domatesin üretim koşullarını incelediği kitabı Tomatoland’de Barry Estabrook tüm bu sorulara olumsuz cevaplar veriyor ve bitki bazlı gıda sistemlerinin de en az hayvan bazlılar kadar sorunlu olduğunu gösteriyor (9). Adams ve McWilliams’ın bu problemlerle neden ilgilenmediğini, neden yeterince önemsemediklerini bilmiyorum. Tahminim, bunun, zevkle yedikleri yaprak lahanaları, domatesleri, portakalları toplayan işçilerin kaçak, güney Amerikalı göçmenler olmalarıyla alakalı olduğu yönünde. Ama, umarım yanılıyorumdur. 

Şunu da ekleyip bitireyim: Söylemeye çalıştığım veganlığın ve/veya vejetaryenliğin fuzuli olduğu değil. İçinde bulunduğumuz ikilemin aslında ne kadar köreltici olduğu: Etinden derisine hayvanların sömürülmemesini savunurken, insanların daha da sömürülmesine göz yumuyoruz. Kısacası, mezbahaları kapatmaya çalışırken, tarım işçisinin okka altına gidişine ses çıkarmıyor, bugün dünya gıda sistemlerini ayakta tutan toplumun görünmezlerini sahiplenmiyoruz. 

Galiba bu, yemek zincirinin tepesinde olduğunu zannetmenin sonsuz kibrinin mukadder bir yansıması. Sonumuzun Narcisus’un sonu gibi olmaması dileğiyle…

Not: MetroGastro Dergisi’nin 88. sayısında yayınlanmıştır.


Dipnotlar

(1)  Adams, Carol. The Sexual Politics of Meat: A Feminist-Vegetarian Critical Theory. Continuum International Publishing Group: New York, 2011.

(2)  Bynum, Carolyn Walker. Fast, Feast, and Flesh: The Religious Signifi cance of Food to Medieval Women. In Food and Culture: A Reader. Carole Counihan; Penny van Esterik (eds.). 3rd edition. Routledge: New York, 2013. pp. 245-264.

(3)  Iron Jawed Angels. Katja von Garnier (Dir.). HBO, 2004. Film.   

(4)  Hatta, Müslüman ve Yahudiler’in her hayvanın etini yememeleri de benzer bir gösterge olarak kabul edilebilir.

(5)  Mintz, Sydney. Sweetness and Power: The Place of Sugar in Modern History. Penguin: New York, 1986.

(6)  Collingham, Lizzie. The Taste of War: World War II and the Battle for Food. Penguin: New York, 2012.

(7)  Greenwood, Anthony. “Istanbul's Meat Provisioning: A Study of the Celebkeşan System” (PhD diss.) University of Chicago, 1988.

(8)  McWilliams, James. The Evidence for a Vegan Diet. In The Atlantic. Jan 18, 2012. Retrieved: September 6, 2017. Gitmek için tıklayınız.

(9)  Estabrook, Barry. Tomatoland: How Modern Industrial Agriculture Destroyed Our Most Alluring Fruit. Andrews McMeel Publishing: Kansas City, 2011.

Candan TÜRKKAN3 Comments